17 Şubat 2014 Pazartesi

SAHNEDE OLMAK

Ne ara sahneye çıkmayı bu kadar çok arzular oldum bilmiyorum. Üniversite'de akademisyen olarak kalır mısın diye sorduklarında "Deli misin? Daha da dönmem buralara" deyişimin üzerinden çok değil, 5 sene geçti. Şimdi bir bahane olsa da gitsem konuşsam diye yırtınıyorum. Sorun değil, çikolatanın içindeki kakao oranına kadar konuşabiliriz. 

Hayatımdaki en büyük öğreti olarak nitelendirdiğim mühendislik eğitiminden geçen bir kişi olarak öğrendiğim denklemler ve hesaplamaların değil üniversitenin bana kattığı vizyonun benimle birlikte her zaman var olacağını biliyordum. Bu yüzden kulüp kuruluşunda yer aldım, bu yüzden yüzlerce insanı ağırladım, bu yüzden insanlar tanıdım. Lisedeyken kapalı bir çerçeve ile televizyonlardaki evlilik programlarındaki kişi davranışlarında kendimi ararken, şimdi her tanıdığım bir insanda kendimi buluyorum. Neleri iyi yaptığımı, hangi yönlerimin eksik olduğunu keşfediyorum. Ve evet tüm bunları çıkıp haykıra haykıra anlatmak istiyorum.



Fazla da bir şey bilmiyorum aslında. Sıfırdan hiç bir şey yaratmadım. Hepimizin yaşadığını ben dile getirmeye, iyi bir hikaye anlatıcısı olmaya çalışıyorum. Beden dilimi keşfediyorum, ellerimi zapt etmeyi öğreniyorum. Konuşmamı pekiştiriyorum, kelimeler arasındaki "ıııı" nidalarını kaybetmeye çalışıyorum. Sahnedeyken bir saatin nasıl geçtiğini inanın gerçekten anlamıyorum. Çünkü çok keyif alıyorum. 




Özünde herkesin çok büyük bir potansiyeli olduğuna inanırım. Önemli olan kişinin bunun farkına varması. Söylediklerim bilgece laflar hiç değil, aslında yok saydığınız özelliklerinizi sadece size hatırlatma. 

Üniversite son sınıfta "ne yapmak istiyorsun?" diye sordu çok sevdiğim bir hocam.
- Danışmanlık.
dedim. Güldü. 
+ Sana ne danışayım ki?
dedi. 

Cevap verememiştim. O gün, bana danışılacak bir herhangi bir şey bilmediğimi düşünmüştüm. Şimdi sorsa "ne yapmak istiyorsun? diye. "Sahnede olmak istiyorum" derim.

Çünkü;

Danışmanızı istediğim değil, anlatmak istediğim çokça şey var...


Share
26 Kasım 2013 Salı

JCI: PAYLAŞTIKÇA ARTAN HEYECAN


Kulüp dernek işleri biz de aile mirası. Çocukluğunu organizasyonlar içinde geçirmiş, bolca içecek ikramı ve getir götür işi yapmış biri olarak bu işlere uzak durmam pek olası değildi. Sevgili dostum Fatih sayesinde 2010 yılında JCI ile tanıştım, pek ilgilen(e)medim yalan yok :)  Sanırım üniversite sonrası düzene oturtmaya çalıştığım hayatım daha öncelikliydi. İşler yoluna girip, kulüp işleriyle dolu dolu bir üniversite hayatı üzerine iş hayatının rutinleri de pek iç açıcı gelmeyince tekrar çaldım JCI kapısını ve JCI Kadıköy ile tanıştım.

"JCI (Junior Chamber International, Genç Liderler ve Girişimciler (JCI) Derneği), dünya üzerindeki toplumlarda pozitif değişime ve gelişime katkıda bulunmak için 18- 40 yaş arası gençlerin liderlik ve girişimcilik becerilerini, sosyal sorumluluklarını, ulusal ve uluslar arası dostluklarını geliştirme misyonunu taşıyor ve aktif vatandaşlığı destekliyor. JCI, 200,000'i aşkın üyesi ile 124 ülkede faaliyet gösteriyor."



JCI'a gönül vermiş dostlarla tanıştım. Rutinden uzaklaşıp kendi için, toplum için, başkaları için bir şeyler yapmaya zaman ayırmak isteyen insanlarla tanıştım. Uzun bir aksiyon toplantısıydı. Aslında olağan gelişmeleri ve gelecek planlarını konuşacağımız toplantı masasında kendimi planın parçası hatta planın ta kendisi olarak buldum. Buydu işte! Aradığım heyecan buydu. Üniversite yıllarında bıraktığım heyecanı buydu. Toplantı sonrasında kendime dediğim tek bir cümle vardı: "Yapacağımız çok güzel işler var" 

Hızlı bir giriş yaptık. Yalnız değildim, Fatih ortak parantezinde buluşan 2 yeni JCI üyesi, sevgili arkadaşlarım Esra & Ayşegül de vardı ekibimizde. Çok da şanslıydık. JCI Kadıköy'ün kuruluşunda mentorlük yapan JCI Avrasya şubesinin 2007 başkanı, sevgili senatörümüz Pınar Erdoğan da bizime birlikteydi. JCI'da oryantasyon önemlidir, bizim bu muhteşem ekip mentorumuz sayesinde hızlıca oryante oldu, oryantal oldu...

...ve karşınızda JCI Oryantal! :) 

testttt
Soldan sağa: Fatih Şengül, Pınar Erdoğan, Esra Durcan, Ayşegül Basmacı

Hep soruyorlar "ne yapıyorsun sen JCI'da?" diye. Cevaplayayım: Kendim oluyorum.

Üretkenliği hayatının orta yerine koymuş biri olarak JCI benim için hazine. Duyduğum en büyük mutluluk ise heyecanımı paylaşıyor olmak. Yaratılan en güzel işlerin mutluluğu birlikte başarınca inanın daha güzel.

Detayında merak ediyorsanız 2013 raporu paylaşacağım yakında. Baktım, liste kabarıkmış... 

JCI Türkiye ve sevgili JCI Kadıköy ailem, bu yazı aslında sizin için. Kendim olmama imkan tanıdığınız, ailenin yaramaz çocuğu olarak beni kabul ettiğiniz için sonsuz teşekkürler. İlk toplantıda "yapacağımız çok güzel işler var" demiştim ya düzeltiyorum.

"Yaptıklarımız ne ki daha yapacağımız nice güzel işler var"





Share
23 Ocak 2013 Çarşamba

PORSELEN DİŞ


Aletin biri giriyor, biri çıkıyor. Ne iğnesi bitiyor ne spreyi. Ağzım pelte, çenem kaskatı, ellerim de koltuğu kavramaktan mosmor oldu... Oldu da bir bizim diş hallolamadı.

Dolgum düşmüş. Dolgusuz yapayalnız hisseden diş de kendini korumaya almış. Ne yesem, anında iade alttan çıkartacak kadar acıyla zıplattırıyor. Hal böyle olunca "seve seve" yolunu tuttuk dişçinin. Alışkınım da dişçilere. Ağzım zaten "Dişçiliğe Giriş 101" dersi gibi. Dolgular, köprüler, kanal tedavileri...

Bir de porselenlerim var, yemek takımım, çeyizlik. Basketbol hediyesi. Lise zamanımda bir maç esnasında bir potadan öbür potaya hızlı hücumu durdurmak için müthiş bir depara kalktım. Bunu gören takım arkadaşım "koçum benim, yürü be" dercesine tam orta sahada öyle bir dokundu ki bana... Bende denge filan kalmadı. Top yerine pota altı demirlerini avuçladık. Kollar o ivmelenmeyle oluşan güce dayanamayıp dirayet boşalınca, demirin tadını aldım. Çene dağıldı, üst dişlerin yarısı gitti...

Olay sonrası ağzım (temsili)

Normal görünümüne kavuşması için baya bir mesai harcandı. Çeneme atılan sayısız dikişlerden, iki gün hiç konuşamamamdan, apse yapan ağzım yüzünden şişen kocaman çenemi gizlemek için haftalarca atkı ile dolaşmamdan bahsetmiyorum bile... Olay porselenlerde. "X kırık O sağlam" dersek üst orta kısımda durum şöyle:

"XOXX".

Dişçim de haklı olarak dedi ki "sağlamı koruyalım". Sağlam derken kaportası sağlam, çiziği yamuğu yok ama sallantıdan lastiği patladı patlayacak. Süt içtik, kemik suyu içtik, o dişi sallantıdan kurtardık. Ondan renk alındı, yandaşlarına porselen yapıldı. (Dişleri önce ufacık hale getirip onun üstüne protezi yapıştırıyorlar. Bildiğin kuzu dişi gibi oluyor küçültülünce) Görüntüde mükemmelim, para verip yaptırmak isteyeceğin türden.  Bir özgüven de geldi, tüm fotoğraflarda nasıl sırıtıyorum. Gülerken dudağını milim oynatmayan ben bir anda Jim Carrey oluverdim. Olayın sıkıntısını yıllar sonra mor ışıkla tanışınca anladım.

Benim dişler farklı parlıyor ya la! Renk alınan sağlam diş olağan sarılaşmasına devam etmiş, porselenler dimdik ayakta! Aynada bakınca var bir sıkıntı diyorum ama konduramıyorum da. Fırçalarım geçer diye diye erteledim. Hadi sarılığı geç, bardaki o mor ışığın fotonu kurusun! "N'aber?" diye açtım ağzımı en şebek gülüşümle barda bir ablaya, "sen önce aynaya bak be salak" dedi bastı gitti. Bakmaz olaydım.


Meğer o kör olasıca mor ışık benim porselenleri ampul gibi parlatıp, has be has kendi dişimin bir ışıltı bile saçmasına izin vermeden yokmuş gibi gösteriyormuş ya! Sağlam dişi koruyalım derken hepten kaybettik.

Şimdi yine ufaktan bir kanal çalışması var ağzımda. Kazılar yapıldı, borular döşendi. Rica ettim dişçiden, sağlam ama mor ışıkta kaybolan vampir dişimi de düzeltecek. Artık söker yenisini mi takar, komple sıva mı yapar bilinmez. Eski dişçimi bir gün bulursam ona da bir çift lafım var:

"Üçlü çeyizlik porselen diş seti mi olur, bari dörtlü yapaydın da takım olaydı!"


Share
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
 
;